24 Eylül 2010 Cuma

"Ben kimim biliyormusun?" - "Hayır" - "Yapma ya, bende sen bana söylersin sandım"

Benim anlayışıma göre, bu dünyaya gelmeden önceki sahne şudur:

Hastanelerdeki bekleme odaları gibi bir oda canlanıyor gözümde. Bu oda’da tüm insanların ruhu, enerjisi, ışığı ve ya ne ise yan yana dizilimiş bir şekilde oturuyor. Tek bir kapı var koca oda’da. Kapının üstünde “SIRADAKİ” yazısı ve yanında LED lerden oluşan bir sıra no takip etmek için ekran, üstünde ise “DÜNYA” yazısı var. Kapıda kelli felli babacan bir amca (ki onu Ramazan amca diye anacağım) yanında devasa bir cam küre ve içinde binlerce itina ile katlanmış kağıtlar.

LED ekranda görüntülen numarasını gören kişi, ayağa kalkıp kelli felli ramazan amcanın yanına gidip, Ramazan amcanın gözlerine bakar. Razamazan amca hiç oralı olmaksızın elini cam küre’in içine sokar karıştırır karıştırır ve bir kağıt çıkarıp, gencin eline tutuşturur. Genç kağıdı kat yerlerinden açar ve içinde yazılı olan görev tanımı okur. Örneğin ana, baba, evlat, şu, bu (tabi biraz daha detaylıca ama şu an o bilgiye ihtiyacımız yok). Görevi beğenmemek, istememek söz konusu değildir, “hay kalıbına hiçte ana olasım yoktu” şeklindeki itirazlar yersiz ve gereksizdir. Elbette bu “hay kalıbına” cümlesinin sonunda “neyse ben bunu öbür tarafta burnundan getirirm” diye bir düşünce yer alır bir çoğunda, ki bu koz gördüğümüz üzere bu hayatta yerini buluyor.

Kimlik; herkesin arayışı içinde olduğu kavram. Bazılarımız bulduğunu varsayar. Ancak yanılgı kapıda belirdiğinde hiçbirimiz ne yapacağını bilemez. Çünkü çocukluğumuzdan itibaren çevremizdeki herkes, bizi nerde görmek istediği ile ilgili afişler sıvar üstümüze. “Çevre baskısı” o kadar domine eder ki kendini hayatımıza, “çevre” nin istediklerini kendimizin istediğini sanarız. Babamız doktor olmamızı, anamız sivilceli çelimsiz mühendis çocukla evlenmemizi, dostlarımız bizimle hava atabileceği bir oyuncak olmamızı, patronumuz işleri istediği gibi yapan asistanı haline gelmemizi arzular ve isteklerinin gerçeklikle kavuşması için hayatımızda değer verdiğimiz bu bireyler elinden gelen her psikolojik teröre başvurur, yani başka bir deyişle ellerinden gelen desteği esirgemezler, saolsunlar, eksik olmasınlar...

Peki neden yinede bunları yapıyoruz; tamam kendimiz için yapmadık, çevre baskısına yenik düştükte, kime ne iyiliği dokundu bunun? Babamızın olamadığı doktoru olduk ve onun benliğini tatmin ettik, sonrasında “benim oğlum bilmem ne doktoru oldu” dedi; anamız bir türlü elde edemediği sosyal statüyü evlendiğimiz, o bizi kesinlikle taşıyamayan çirkin mühendis ve mühendis ailesi ile elde etti; dostlarımız kendini yeterince çevresine ispat edemediğini farkedip, bizim marifet ve donanımlarımızla atağa geçti; patronumuz bize saygı ve değerin zerresini göstermeksizin bizi ırgat gibi çalıştırarak sırtımızdan güzel paralar kazandı. Eee bu durumda asıl biz saolalım, eksik olmayalım...

Peki biz ne istiyoruz, derinliğimizde yatan benliğimiz ne istiyor? Bir kere şu egomuzu ve kibirimizi bir kenara bırakalım, onlar “gerçek” benliğimizin gerçekten ne istediğini bilmek istemiyor. Sadece kendimize soralım “ben bu hayatta kendim için ne istiyorum?”. Bu sorunun samimi cevabı bizi hayatımızda belirlediğimiz noktaya götürmek için ciddi bir motivasyon ve güç sağlayacak (tabi aramızda hedef bile belirleyemeyenler vardır mutlaka. Bu geruhu kursun başlangıç kurundan başlatmamız gerekecek, ancak o kur ne yazıkki 1997 senesinde kapandı, herhalukarda başarılar dileriz). Hedeflediğimiz yer, büyük bir ihtimal ile çocukluğumuzda yaşamadığımız, yaşayamadığımız eksikliklerin gölgeleridir, nerden gelirseler gelsinler varolan kabul edilmelidir. Korkulacak, utanılacak birşey yok, bu eksiklikler bize seçici olmayı diretti - öğretti, bu durumda aslında onların sayesinde biz daha iyi, kaliteli, dolu, anlamlı bir hayat yaşamayı hedefleyebiliyoruz. Bu eksiklikleri yaşamasaydık, farkında olmayacaktık ve zekamız yettiyse okuduğumuz mısralardan farkındalıklı olmanın ne kadar önemli olduğunu anlamışızdır, anlamadıysak, okumanın manası yok facebook’tan devam edelim...

Kendi içimizde herhangi bir çıkar çatışmasına neden olmamak için önceliklerimizin, hayatımızda olmak istediğimiz yere gidebilmemizi sağlayacak, ihtiyacımız olan bir araç olarak kullanılarak doğru yöne doğru adım atmamızı sağlar. Bu öncelikleri belirlemek için ilk adımı attık, ne istediğimize karar verdik. Ne istediğimizi biliyorsak, ne istemediğimizi de biliyoruzdur, bu parametreler sayesinde de önceliklerimizi belirleyeceğiz.

Belirlediğimiz hedefler ve öncelikerin yanı sıra prensiplerimiz de yardımcı oyuncu olarak film setinde yer alıyor. Prensiplerimiz, belirlediğimiz öncelikler ve hedeflerimize giden yolda bizi koruyacak olan kalkandır. Bu mesafeyi katederken bizim doğru ve dik durmamızı sağlar, aynı zamanda kendimize duymamız gereken saygının hatırlatıcısıdır. Kimliğimizin yarın dönüp bizi en zayıf anımızda yakalayıp, o anda prensip eksikliğinden, hedef ve öncelik kaymasından atacağımız adımın hayat boyu yüreğimize ve vücudumuza kazılmasını önlemek için biraz kendimizi zorlayıp hedeflerimizi doğru belirlememiz gerekir.

Biz hataları yaparken, bu hataların hayatımızdaki insanları ne kadar derinden etkileyeceğini düşünmeden yapıyoruz.

Make the most of yourself, for that is all there is of you. ~Ralph Waldo Emerson