En sağlam ateist bile insanın bencilliğine veya egosuna şahit olduğunda, en azından şeytan’ın varlığına inanması gerekir, yoksa büyük haksızlık olur.
Eğer kazara bu yazıdan önceki “saçma, ne diyor lan bu, amma uzatmış, bence bunun kafası karışık” dedirten yazılarımı okuduysanız, anlamışınızdır ki insan egosuna ve bilincine ağır takığım, gerçi üstte geçen kelimeleri kullandıysanız, muhtemelen anlamamışsınızdır. Eğer hasbel kadar bir iki kırıntı anlatabildiysem ne mutlu bana, ne mutlu egoma.
Velhasıl egomuzu, benliğimizi, benciliğimizi, çıkarcılığımızı dizginledik, ehlileştirdik diye adam olduk sanıyorsanız, büyük bir yanılgı kapı zilinizi çalmak üzeredir. Çünkü önemli olan X doğrusudur (x=durum).
Egomuzu bize kolay durumlarda ehlileştirmiş olmak büyük bir önem taşımıyor, önemli olan o ciğerimize “cos” diye düşen, nefsimizin çığılık çığlığa haykırdığı, kan kokusu almış bir köpekbalığına döndüğü anlarda ehlileştirdiğimiz nefsimizi azmasından alıkoymak.
“Neden?!” sorusunu soranlar için devam edeyim. “Ben, ben, ben” insanıysanız zaten egonuzu ehlileştirmeniz gerek yok, zahmet etmeyin, ama eğer değilseniz, “ben annemi, babamı, kardeşimi, eşimi, dostumu, patatesimi, şuyumu, buyumu seviyorum” diyorsanız egonuz yani bencilliğiniz buna haklı olarak güçlü bir veto reyi çekecektir. Egoistseniz, birini sevmeniz ancak kendi çıkarınızla ilgili olabilir, ancak gerçek sevgi değildir bu. Gerçek sevgi, karşınızdakine bağımlı değildir, siz seversiniz, hakketse de etmese de. “Kocam beni aldattı, sevmiyorum lan onu” diyenler ancak benim dediğimi ispatlıyor. Aldatılmış bir kadın olarak, kocanızı sevmeye devam edebilirsiniz (eğer sevmenizi sağlayan sebepler hala varsa), kocanızdan ayrılmak ve ya ayrılmamak ancak konu olur. Eğer sizi aldatmasının sebebi, sizinle ilgili değilse, açgözlü camışın biriyse, ayrılın. Ancak eğerki sizin onu sevmesini sağlayan sebepler hala duruyor ama sizin odak noktanız kaydıysa ve siz elde etmişliğin rahatlığıyla yayılıp, “hee bizim herif geldi, anaaaam, aç mı diye soracaadım ama şerefsiz Ali, Cemileyle çocukları evden attı, unuttum gitti…” kafasına girdiyseniz, müstahaktır, hatta, kocanız sizi boşamalıymış da, düşünceli adammış denir…
Demeye çalıştığım aslında çok basit; her ilişki bir alışveriştir bir şeyler alır bir şeyler veririz. Ne zamanki aldığımız şeyleri unutur ve egomuza yenik düşeriz, işte ıslak ahşabın çatırdamasını duymaya başlarız. Özveri, empati, sevgi, saygı, güven oluşturmak, bozmamak, sürdürebilmek ne kadar zor olsa da, yattığınızda göğüsünüze çarpan nefes bile sizi huzurlu kılar ve bundan daha önemli bir şeyi, insanoğlu insanoğluna veremez…
21 Aralık 2010 Salı
24 Eylül 2010 Cuma
"Ben kimim biliyormusun?" - "Hayır" - "Yapma ya, bende sen bana söylersin sandım"
Benim anlayışıma göre, bu dünyaya gelmeden önceki sahne şudur:
Hastanelerdeki bekleme odaları gibi bir oda canlanıyor gözümde. Bu oda’da tüm insanların ruhu, enerjisi, ışığı ve ya ne ise yan yana dizilimiş bir şekilde oturuyor. Tek bir kapı var koca oda’da. Kapının üstünde “SIRADAKİ” yazısı ve yanında LED lerden oluşan bir sıra no takip etmek için ekran, üstünde ise “DÜNYA” yazısı var. Kapıda kelli felli babacan bir amca (ki onu Ramazan amca diye anacağım) yanında devasa bir cam küre ve içinde binlerce itina ile katlanmış kağıtlar.
LED ekranda görüntülen numarasını gören kişi, ayağa kalkıp kelli felli ramazan amcanın yanına gidip, Ramazan amcanın gözlerine bakar. Razamazan amca hiç oralı olmaksızın elini cam küre’in içine sokar karıştırır karıştırır ve bir kağıt çıkarıp, gencin eline tutuşturur. Genç kağıdı kat yerlerinden açar ve içinde yazılı olan görev tanımı okur. Örneğin ana, baba, evlat, şu, bu (tabi biraz daha detaylıca ama şu an o bilgiye ihtiyacımız yok). Görevi beğenmemek, istememek söz konusu değildir, “hay kalıbına hiçte ana olasım yoktu” şeklindeki itirazlar yersiz ve gereksizdir. Elbette bu “hay kalıbına” cümlesinin sonunda “neyse ben bunu öbür tarafta burnundan getirirm” diye bir düşünce yer alır bir çoğunda, ki bu koz gördüğümüz üzere bu hayatta yerini buluyor.
Kimlik; herkesin arayışı içinde olduğu kavram. Bazılarımız bulduğunu varsayar. Ancak yanılgı kapıda belirdiğinde hiçbirimiz ne yapacağını bilemez. Çünkü çocukluğumuzdan itibaren çevremizdeki herkes, bizi nerde görmek istediği ile ilgili afişler sıvar üstümüze. “Çevre baskısı” o kadar domine eder ki kendini hayatımıza, “çevre” nin istediklerini kendimizin istediğini sanarız. Babamız doktor olmamızı, anamız sivilceli çelimsiz mühendis çocukla evlenmemizi, dostlarımız bizimle hava atabileceği bir oyuncak olmamızı, patronumuz işleri istediği gibi yapan asistanı haline gelmemizi arzular ve isteklerinin gerçeklikle kavuşması için hayatımızda değer verdiğimiz bu bireyler elinden gelen her psikolojik teröre başvurur, yani başka bir deyişle ellerinden gelen desteği esirgemezler, saolsunlar, eksik olmasınlar...
Peki neden yinede bunları yapıyoruz; tamam kendimiz için yapmadık, çevre baskısına yenik düştükte, kime ne iyiliği dokundu bunun? Babamızın olamadığı doktoru olduk ve onun benliğini tatmin ettik, sonrasında “benim oğlum bilmem ne doktoru oldu” dedi; anamız bir türlü elde edemediği sosyal statüyü evlendiğimiz, o bizi kesinlikle taşıyamayan çirkin mühendis ve mühendis ailesi ile elde etti; dostlarımız kendini yeterince çevresine ispat edemediğini farkedip, bizim marifet ve donanımlarımızla atağa geçti; patronumuz bize saygı ve değerin zerresini göstermeksizin bizi ırgat gibi çalıştırarak sırtımızdan güzel paralar kazandı. Eee bu durumda asıl biz saolalım, eksik olmayalım...
Peki biz ne istiyoruz, derinliğimizde yatan benliğimiz ne istiyor? Bir kere şu egomuzu ve kibirimizi bir kenara bırakalım, onlar “gerçek” benliğimizin gerçekten ne istediğini bilmek istemiyor. Sadece kendimize soralım “ben bu hayatta kendim için ne istiyorum?”. Bu sorunun samimi cevabı bizi hayatımızda belirlediğimiz noktaya götürmek için ciddi bir motivasyon ve güç sağlayacak (tabi aramızda hedef bile belirleyemeyenler vardır mutlaka. Bu geruhu kursun başlangıç kurundan başlatmamız gerekecek, ancak o kur ne yazıkki 1997 senesinde kapandı, herhalukarda başarılar dileriz). Hedeflediğimiz yer, büyük bir ihtimal ile çocukluğumuzda yaşamadığımız, yaşayamadığımız eksikliklerin gölgeleridir, nerden gelirseler gelsinler varolan kabul edilmelidir. Korkulacak, utanılacak birşey yok, bu eksiklikler bize seçici olmayı diretti - öğretti, bu durumda aslında onların sayesinde biz daha iyi, kaliteli, dolu, anlamlı bir hayat yaşamayı hedefleyebiliyoruz. Bu eksiklikleri yaşamasaydık, farkında olmayacaktık ve zekamız yettiyse okuduğumuz mısralardan farkındalıklı olmanın ne kadar önemli olduğunu anlamışızdır, anlamadıysak, okumanın manası yok facebook’tan devam edelim...
Kendi içimizde herhangi bir çıkar çatışmasına neden olmamak için önceliklerimizin, hayatımızda olmak istediğimiz yere gidebilmemizi sağlayacak, ihtiyacımız olan bir araç olarak kullanılarak doğru yöne doğru adım atmamızı sağlar. Bu öncelikleri belirlemek için ilk adımı attık, ne istediğimize karar verdik. Ne istediğimizi biliyorsak, ne istemediğimizi de biliyoruzdur, bu parametreler sayesinde de önceliklerimizi belirleyeceğiz.
Belirlediğimiz hedefler ve öncelikerin yanı sıra prensiplerimiz de yardımcı oyuncu olarak film setinde yer alıyor. Prensiplerimiz, belirlediğimiz öncelikler ve hedeflerimize giden yolda bizi koruyacak olan kalkandır. Bu mesafeyi katederken bizim doğru ve dik durmamızı sağlar, aynı zamanda kendimize duymamız gereken saygının hatırlatıcısıdır. Kimliğimizin yarın dönüp bizi en zayıf anımızda yakalayıp, o anda prensip eksikliğinden, hedef ve öncelik kaymasından atacağımız adımın hayat boyu yüreğimize ve vücudumuza kazılmasını önlemek için biraz kendimizi zorlayıp hedeflerimizi doğru belirlememiz gerekir.
Biz hataları yaparken, bu hataların hayatımızdaki insanları ne kadar derinden etkileyeceğini düşünmeden yapıyoruz.
Make the most of yourself, for that is all there is of you. ~Ralph Waldo Emerson
Hastanelerdeki bekleme odaları gibi bir oda canlanıyor gözümde. Bu oda’da tüm insanların ruhu, enerjisi, ışığı ve ya ne ise yan yana dizilimiş bir şekilde oturuyor. Tek bir kapı var koca oda’da. Kapının üstünde “SIRADAKİ” yazısı ve yanında LED lerden oluşan bir sıra no takip etmek için ekran, üstünde ise “DÜNYA” yazısı var. Kapıda kelli felli babacan bir amca (ki onu Ramazan amca diye anacağım) yanında devasa bir cam küre ve içinde binlerce itina ile katlanmış kağıtlar.
LED ekranda görüntülen numarasını gören kişi, ayağa kalkıp kelli felli ramazan amcanın yanına gidip, Ramazan amcanın gözlerine bakar. Razamazan amca hiç oralı olmaksızın elini cam küre’in içine sokar karıştırır karıştırır ve bir kağıt çıkarıp, gencin eline tutuşturur. Genç kağıdı kat yerlerinden açar ve içinde yazılı olan görev tanımı okur. Örneğin ana, baba, evlat, şu, bu (tabi biraz daha detaylıca ama şu an o bilgiye ihtiyacımız yok). Görevi beğenmemek, istememek söz konusu değildir, “hay kalıbına hiçte ana olasım yoktu” şeklindeki itirazlar yersiz ve gereksizdir. Elbette bu “hay kalıbına” cümlesinin sonunda “neyse ben bunu öbür tarafta burnundan getirirm” diye bir düşünce yer alır bir çoğunda, ki bu koz gördüğümüz üzere bu hayatta yerini buluyor.
Kimlik; herkesin arayışı içinde olduğu kavram. Bazılarımız bulduğunu varsayar. Ancak yanılgı kapıda belirdiğinde hiçbirimiz ne yapacağını bilemez. Çünkü çocukluğumuzdan itibaren çevremizdeki herkes, bizi nerde görmek istediği ile ilgili afişler sıvar üstümüze. “Çevre baskısı” o kadar domine eder ki kendini hayatımıza, “çevre” nin istediklerini kendimizin istediğini sanarız. Babamız doktor olmamızı, anamız sivilceli çelimsiz mühendis çocukla evlenmemizi, dostlarımız bizimle hava atabileceği bir oyuncak olmamızı, patronumuz işleri istediği gibi yapan asistanı haline gelmemizi arzular ve isteklerinin gerçeklikle kavuşması için hayatımızda değer verdiğimiz bu bireyler elinden gelen her psikolojik teröre başvurur, yani başka bir deyişle ellerinden gelen desteği esirgemezler, saolsunlar, eksik olmasınlar...
Peki neden yinede bunları yapıyoruz; tamam kendimiz için yapmadık, çevre baskısına yenik düştükte, kime ne iyiliği dokundu bunun? Babamızın olamadığı doktoru olduk ve onun benliğini tatmin ettik, sonrasında “benim oğlum bilmem ne doktoru oldu” dedi; anamız bir türlü elde edemediği sosyal statüyü evlendiğimiz, o bizi kesinlikle taşıyamayan çirkin mühendis ve mühendis ailesi ile elde etti; dostlarımız kendini yeterince çevresine ispat edemediğini farkedip, bizim marifet ve donanımlarımızla atağa geçti; patronumuz bize saygı ve değerin zerresini göstermeksizin bizi ırgat gibi çalıştırarak sırtımızdan güzel paralar kazandı. Eee bu durumda asıl biz saolalım, eksik olmayalım...
Peki biz ne istiyoruz, derinliğimizde yatan benliğimiz ne istiyor? Bir kere şu egomuzu ve kibirimizi bir kenara bırakalım, onlar “gerçek” benliğimizin gerçekten ne istediğini bilmek istemiyor. Sadece kendimize soralım “ben bu hayatta kendim için ne istiyorum?”. Bu sorunun samimi cevabı bizi hayatımızda belirlediğimiz noktaya götürmek için ciddi bir motivasyon ve güç sağlayacak (tabi aramızda hedef bile belirleyemeyenler vardır mutlaka. Bu geruhu kursun başlangıç kurundan başlatmamız gerekecek, ancak o kur ne yazıkki 1997 senesinde kapandı, herhalukarda başarılar dileriz). Hedeflediğimiz yer, büyük bir ihtimal ile çocukluğumuzda yaşamadığımız, yaşayamadığımız eksikliklerin gölgeleridir, nerden gelirseler gelsinler varolan kabul edilmelidir. Korkulacak, utanılacak birşey yok, bu eksiklikler bize seçici olmayı diretti - öğretti, bu durumda aslında onların sayesinde biz daha iyi, kaliteli, dolu, anlamlı bir hayat yaşamayı hedefleyebiliyoruz. Bu eksiklikleri yaşamasaydık, farkında olmayacaktık ve zekamız yettiyse okuduğumuz mısralardan farkındalıklı olmanın ne kadar önemli olduğunu anlamışızdır, anlamadıysak, okumanın manası yok facebook’tan devam edelim...
Kendi içimizde herhangi bir çıkar çatışmasına neden olmamak için önceliklerimizin, hayatımızda olmak istediğimiz yere gidebilmemizi sağlayacak, ihtiyacımız olan bir araç olarak kullanılarak doğru yöne doğru adım atmamızı sağlar. Bu öncelikleri belirlemek için ilk adımı attık, ne istediğimize karar verdik. Ne istediğimizi biliyorsak, ne istemediğimizi de biliyoruzdur, bu parametreler sayesinde de önceliklerimizi belirleyeceğiz.
Belirlediğimiz hedefler ve öncelikerin yanı sıra prensiplerimiz de yardımcı oyuncu olarak film setinde yer alıyor. Prensiplerimiz, belirlediğimiz öncelikler ve hedeflerimize giden yolda bizi koruyacak olan kalkandır. Bu mesafeyi katederken bizim doğru ve dik durmamızı sağlar, aynı zamanda kendimize duymamız gereken saygının hatırlatıcısıdır. Kimliğimizin yarın dönüp bizi en zayıf anımızda yakalayıp, o anda prensip eksikliğinden, hedef ve öncelik kaymasından atacağımız adımın hayat boyu yüreğimize ve vücudumuza kazılmasını önlemek için biraz kendimizi zorlayıp hedeflerimizi doğru belirlememiz gerekir.
Biz hataları yaparken, bu hataların hayatımızdaki insanları ne kadar derinden etkileyeceğini düşünmeden yapıyoruz.
Make the most of yourself, for that is all there is of you. ~Ralph Waldo Emerson
25 Ağustos 2010 Çarşamba
"Yok siz zahmet etmeyin, ben anlatırım masalı kendime"
Bugün hayatımın en acı ikinci sahnesiyle karşı karşıya kaldım.
Bir çocuk düştü hayatıma, hayatımda bu kadar kıvrak zekalı, güzel ve vizyonlu bir çocuk görmedim, ki bu benlik ne çocuklar gördü...
Bundan sonra dünya güzeli kız çocuğu “E” diye anılacak ve anne “L” diye anılacak
E benim hayatıma en acı ilk sahnemi yaşadığım zamanlarda girdi. O veya bu sebepten, saat 9 buçukta yatağına yatan kızın ailesinin evindeydim. Ailesinin evi diye adlandırdığım ev aslında tam ailesi değildi, o L’nin eviydi. E ile bir akrabalığım yok, konu karışık önünü başını boşverelim şimdi. Annesi aşık olduğu adam ile görüşmeye gitmişti o akşam, L, E’nin bir nevi anneannesi modelinde, E’nin oturmasını kalkmasını ve tüm pedagojik desteği veren kişi rolünü üstlenmiş olan kişi. Biz L ile dertleşirken E bizi öpüp iyi geceler dileyip yatağına gitti. Konuşacağımız konuların üstünden büyük bir özgüvenle geçerken, arka fonda E’nin mırıldanmasını duydum, ve konuşmamı bir anda kestim, kulak kesildim... Mırıldanmayı tanımlamaya çalışırken, L bana “kendine masal okuyor” dedi.
Hani bazı zamanlar varya, o bazı zamanlar (ben bu zamanları zihnin overclock etmesi ile tanımlıyorum) zihinde binlerce soru işareti oluşur ve bunlar zihnin üstünü örten beyni sıkıştırır, aynı zamanda çocukluğumuzda oluşan travmalar, sahneler, okulda yediğimiz - attığımız dayaklar, haksızlıklar, haksız yere suçlandığımızda ve “hayır aslında öyle değil” diye haykırmak istediğimizde ama buna gücümüzün, sosyal seviyemizin, olduğumuz kimliğin izin vermediği anlardan biridir, işte o anda o andı, zihnimin overclock ettiği anlardan biriydi. Kendine masal okumak? 5 yaşında bir çocuk okuma yazma bilmez değil mi? Neden kendine okuyor? Neden isyan etmiyor? 5 yaşında bir kız çocuğu değil mi o? Masalı neden okuyor? Neden başkası okumuyor? Okuması gerekenler nerde? Peki okuması gerekenler kim? Ve bu türevde binlerce soru daha aklımı delip geçtikten sonra burnumun direğine vurdu... ve anladım... Hayat değil acımasız olan, insanlar.
Bir çocuk kendini tedavi etmek için, okuma yazma bilmemesine rağmen, biliyormuşcasına eline bir masal kitabı alıp, kendine bir masal uydurur. Kendine bu masalı anlatırken, annesi okuduğunda aklında kalan sayfa çevirme periodlarını hatırlamak için uğraşır ve o zaman diliminde sayfaları çevirir. Bu çocuk, annesinin ona masal anlatmamasına isyan etmeden, ağlamadan, söylenmeden, kimsenin gözüne sokmadan kendine masal anlatır, sayfaları çevirir.
Bir çocuk kendini tedavi etmek için, okuma yazma bilmemesine rağmen, biliyormuşcasına eline bir masal kitabı alıp, kendine bir masal uydurur. Kendine bu masalı anlatırken, annesi okuduğunda aklında kalan sayfa çevirme periodlarını hatırlamak için uğraşır ve o zaman diliminde sayfaları çevirir. Bu çocuk, annesinin ona masal anlatmamasına isyan etmeden, ağlamadan, söylenmeden, kimsenin gözüne sokmadan kendine masal anlatır, sayfaları çevirir.
E’nin kapısına gittiğimde, bana soru işaretleriyle baktı. Büyük bir zorlukla kendimi toparladım ve “sana masal okumamı istermisin?” diye sordum. İşte o anda...*
E’nin annesi eve döndüğünde, yeni başlayan ilişkisini bitirmiş olarak döndü. Oldukça üzgündü ama benim bunlara hiç acıma duygum yok. “Aşk nedir bilmek istermisin?” soruma, aşk benim için içerde yatan çocuğum diye bir cevap aldım. Bu küstah cevabı özenle seçtiğim kelimelerle reddettim ve aşkı tanımladım.
Aşk: ...* o yeşil gözlerin “too good to be true” ışığıyla parladığını gördüm. Bir çocuğun en doğal hakkı olan bir şeye ne kadar sevinebileceğini, bunun ne kadar üzücü olabileceğini anladım. O parıltının önünde ince bir şüphe perdesi vardı ama sevincini perdeleyecek kadar güçlü değildi, o mutluluğun önüne insanoğlunu çürüten şüphe duygusu bile diş geçiremedi. İlginç bir tesadüf (ki tesadüflere inanmayan bir adam olmama rağmen tanımlamak için bu kelimeyi kullanmak zorunda kalıyorum) hayatımın en en sahnesi de çocuklarla ilgiliydi.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)