Bugün hayatımın en acı ikinci sahnesiyle karşı karşıya kaldım.
Bir çocuk düştü hayatıma, hayatımda bu kadar kıvrak zekalı, güzel ve vizyonlu bir çocuk görmedim, ki bu benlik ne çocuklar gördü...
Bundan sonra dünya güzeli kız çocuğu “E” diye anılacak ve anne “L” diye anılacak
E benim hayatıma en acı ilk sahnemi yaşadığım zamanlarda girdi. O veya bu sebepten, saat 9 buçukta yatağına yatan kızın ailesinin evindeydim. Ailesinin evi diye adlandırdığım ev aslında tam ailesi değildi, o L’nin eviydi. E ile bir akrabalığım yok, konu karışık önünü başını boşverelim şimdi. Annesi aşık olduğu adam ile görüşmeye gitmişti o akşam, L, E’nin bir nevi anneannesi modelinde, E’nin oturmasını kalkmasını ve tüm pedagojik desteği veren kişi rolünü üstlenmiş olan kişi. Biz L ile dertleşirken E bizi öpüp iyi geceler dileyip yatağına gitti. Konuşacağımız konuların üstünden büyük bir özgüvenle geçerken, arka fonda E’nin mırıldanmasını duydum, ve konuşmamı bir anda kestim, kulak kesildim... Mırıldanmayı tanımlamaya çalışırken, L bana “kendine masal okuyor” dedi.
Hani bazı zamanlar varya, o bazı zamanlar (ben bu zamanları zihnin overclock etmesi ile tanımlıyorum) zihinde binlerce soru işareti oluşur ve bunlar zihnin üstünü örten beyni sıkıştırır, aynı zamanda çocukluğumuzda oluşan travmalar, sahneler, okulda yediğimiz - attığımız dayaklar, haksızlıklar, haksız yere suçlandığımızda ve “hayır aslında öyle değil” diye haykırmak istediğimizde ama buna gücümüzün, sosyal seviyemizin, olduğumuz kimliğin izin vermediği anlardan biridir, işte o anda o andı, zihnimin overclock ettiği anlardan biriydi. Kendine masal okumak? 5 yaşında bir çocuk okuma yazma bilmez değil mi? Neden kendine okuyor? Neden isyan etmiyor? 5 yaşında bir kız çocuğu değil mi o? Masalı neden okuyor? Neden başkası okumuyor? Okuması gerekenler nerde? Peki okuması gerekenler kim? Ve bu türevde binlerce soru daha aklımı delip geçtikten sonra burnumun direğine vurdu... ve anladım... Hayat değil acımasız olan, insanlar.
Bir çocuk kendini tedavi etmek için, okuma yazma bilmemesine rağmen, biliyormuşcasına eline bir masal kitabı alıp, kendine bir masal uydurur. Kendine bu masalı anlatırken, annesi okuduğunda aklında kalan sayfa çevirme periodlarını hatırlamak için uğraşır ve o zaman diliminde sayfaları çevirir. Bu çocuk, annesinin ona masal anlatmamasına isyan etmeden, ağlamadan, söylenmeden, kimsenin gözüne sokmadan kendine masal anlatır, sayfaları çevirir.
Bir çocuk kendini tedavi etmek için, okuma yazma bilmemesine rağmen, biliyormuşcasına eline bir masal kitabı alıp, kendine bir masal uydurur. Kendine bu masalı anlatırken, annesi okuduğunda aklında kalan sayfa çevirme periodlarını hatırlamak için uğraşır ve o zaman diliminde sayfaları çevirir. Bu çocuk, annesinin ona masal anlatmamasına isyan etmeden, ağlamadan, söylenmeden, kimsenin gözüne sokmadan kendine masal anlatır, sayfaları çevirir.
E’nin kapısına gittiğimde, bana soru işaretleriyle baktı. Büyük bir zorlukla kendimi toparladım ve “sana masal okumamı istermisin?” diye sordum. İşte o anda...*
E’nin annesi eve döndüğünde, yeni başlayan ilişkisini bitirmiş olarak döndü. Oldukça üzgündü ama benim bunlara hiç acıma duygum yok. “Aşk nedir bilmek istermisin?” soruma, aşk benim için içerde yatan çocuğum diye bir cevap aldım. Bu küstah cevabı özenle seçtiğim kelimelerle reddettim ve aşkı tanımladım.
Aşk: ...* o yeşil gözlerin “too good to be true” ışığıyla parladığını gördüm. Bir çocuğun en doğal hakkı olan bir şeye ne kadar sevinebileceğini, bunun ne kadar üzücü olabileceğini anladım. O parıltının önünde ince bir şüphe perdesi vardı ama sevincini perdeleyecek kadar güçlü değildi, o mutluluğun önüne insanoğlunu çürüten şüphe duygusu bile diş geçiremedi. İlginç bir tesadüf (ki tesadüflere inanmayan bir adam olmama rağmen tanımlamak için bu kelimeyi kullanmak zorunda kalıyorum) hayatımın en en sahnesi de çocuklarla ilgiliydi.